Archive for the ‘Kategorilenmemiş’ Category

Bir Muhtar Olarak Ercan Kesal

26 Şub 2012

İşbu yazı, Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği, senaryosu ise yine Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal ve Ebru Ceylan tarafından yazılmış olan “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin içeriğine dair birtakım bilgiler(eloğlu “spoiler” diyor) içerir. Eğer filmi henüz izlememiş olup da gelecekte izlemeyi planlıyorsanız ve bu tür içerikle karşılaşınca “Niye söyledin yaa izleyecektim ben onu” tepkisi veren insanlardansanız yazının devamını okumayınız.

Sene 2008, “Üç Maymun” filmi Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan’a “en iyi yönetmen” ödülünü kazandırmış. Memleket medyası da bu başarı karşısında üç maymunu oynamamış, uzunca bir süre gündemdeydi konu. Elbette “yalnız ve güzel ülkem” sözünün yankılarıyla birlikte. Üç Maymun’un senaryosunda da Ercan Kesal’ın imzası var ve aynı zamanda oyuncu olarak yer almış filmde(sakin bir zamanda izlemek isteyip o sakin zamanı bir türlü bulamadığımdan hâlâ izleyemedim).

Tam o dönemde, Ercan Kesal bizim üniversitede yüksek lisans yapmaktaymış. Sağolsun, kütüphanede çalışan Özlem ablamız, bir kitap alışı/iadesi sırasında kendisiyle tanışınca, belki bir söyleşi düzenleriz diye iletişim bilgilerini almış, bana iletti. Ben de çok geçmeden kendisiyle iletişime geçip, söyleşi fikrini ilettim, epey olumlu karşıladı. Birkaç yazışma ve telefon görüşmesinin ardından kampüse geldiği bir gün buluşup ayaküstü konuştuk etkinlik detaylarını. Tarih belirleyip ayrıldık. Fakat o dönem kulüp etkinliği düzenlemekte karşılaştığımız birtakım sıkıntılardan dolayı birkaç kez ertelemek durumunda kaldık söyleşiyi, en sonunda da yapamadık.

Bir Zamanlar Anadolu’da filmini izlerken, fi tarihinde gerçekleşen 5 dakikalık görüşmemizden hatırlamam sebebiyle ilk göründüğü sahnede tanıyacağımı zannederek görünmesini bekleyip durdum. Hangi rolü canlandırdığını önceden bilmemekle birlikte, başrol olmadığını biliyordum; yan rollerden birinde görünecekti. Her bir yan karakterin ilk görünüşünde “bu değil, bu değil, bu zaten kırıkkale’den değil” diye diye bitirdim filmi. Son sahnede Doktor Cemal pencereden uzaklara dalarken ben de “ya hu çok küçük bir rol canlandırdı herhalde, kaçırdım” diye düşünüyordum. Oyuncuların listesi ekrandan akıp giderken “Muhtar”ın karşısındaki ismi görünce nasıl tepki vereceğimi bilemedim:)

Meğer, yaklaşık 20-25 dakika boyunca “Kırıkkale’de bir köyün gerçek muhtarı herhalde, nasıl ikna ettiler acaba adamı filmde oynamaya” diye düşünerek izlediğim muhtar, Ercan Kesal imiş. Adam adeta rolünü ete kemiğe büründürmüş, “Bazıları bunu yemiyor, bunun koktuğunu söylüyor. ‘Kokar’ derler amma, et kuzu etidir. Yenecek et de kuzu etidir.” diye diye de bize(en azından bana) yedirmiş 🙂 Sinema eleştirmeni değilim, çok iyi bir sinema izleyicisi de sayılmam amma; böyle müthiş bir oyunculuğu takdir etmek için hiçbirisi ön şart değildir herhalde. Ya hu, filmin sonunda o ismi orada görmemiş olsam, yarın bir gün kalkıp da o tiple kapımı çalsa Ercan Kesal, “Buyur muhtar emmi, olmadı mı daha sizin mezarlığın duvarı?” diye açardım herhalde, daha ne diyeyim…

adil

Reklamlar

“Zırhlı Kurt” Üzerine

03 Haz 2011

Fi tarihinde bir arkadaşımla birlikte izlediğim Zırhlı Kurt adlı oyun üzerine aklımda kalan birkaç şeyi karalamaya çalışayım. Bu yazıyı ta oyunu izlediğim günlerde(2011 Mart ayının ortaları) yazmayı düşünmüştüm aslında, zira o günlerde oyun gösterime yeni girdiği için internette oyun üzerine fazla bilgi bulmak mümkün değildi. Oyuna ait broşürden şimdi kontrol ettim de, İBB Şehir Tiyatroları bünyesinde 16 Mart 2011’de ilk kez oynanmış. Ben de oyunu ikinci ya da üçüncü oynanışında izlemiş olmalıyım, Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde.

Oyunu izlemeden evvel oyun hakkında pek fazla bilgim yoktu açıkçası. Biletleri alırken, uzun süredir tiyatroya gitmemiş olduğumdan en yakın ve en uygun tarihteki bir oyuna bilet alma mantığıyla(“Tiyatro olsun yeter”) hareket etmiştim. Ne konuya ne de oyunculara dair bir bilgim vardı. Sadece oyunun yazarını görmüştüm afişten: Tarık Günersel. Yakın tarihlerdeki diğer oyunlardansa bunu seçmemdeki tek etken de oydu zaten.

Sadece 3 oyuncu ve oldukça sade bir dekorla sahnelenen oyun, çok kaba bir özetle, Osmanlı padişahlarından 4. Mehmet’i, nam-ı diğer Avcı Mehmet’i anlatıyor. Yedi yaşındayken babası Deli İbrahim’in yerine tahta çık(arıl)an Avcı Mehmet’i, çocukluğundan ölümüne kadar Murat Coşkuner canlandırıyor. Oyunun diğer oyuncuları olan Aslı Öngören ve İbrahim Gündoğan ise diğer bütün rolleri(Kösem Sultan, Gülnuş Sultan, Köprülü Mehmet Paşa vs yaklaşık 10 farklı rol) üstleniyorlar. Avcı Mehmet’in hikayesi anlatılırken Osmanlı saray entrikalarına dair birçok detay da oyunda kendine yer buluyor. “Kösem Sultan, Deli İbrahim, Avcı Mehmet” gibi parametrelerle yapılacak bir internet aramasının ardından okunacak bilgiler, oyunun konusu/içeriği hakkında epeyce fikir verecektir zaten.

Osmanlı tarihinin çok da iyi bilmediğim bir dönemine dair oldukça sürükleyici bir akışı olan oyunun en etkileyici olduğunu düşündüğüm yanı, şiirsel anlatımıydı. Tarık Günersel karakterlerin repliklerini o kadar güzel yazmış ki, oyunu izlerken birkaç kez bazı cümlelere takılıp sonraki cümleleri kaçırdığım bile oldu. Örneğin, hâlâ aklımda olan bir sahnede, Avcı Mehmet, babası Deli İbrahim’i mezara gönderip kendisini tahta çıkaran babaannesi Kösem Sultan için şöyle diyordu:

“Oğlum, ama deli” dedi.

“Deli, ama oğlum” diyemedi.

Tabii buraya yalnızca bu iki cümleyi alıp yazınca aynı etkiyi yaratmayacağına şüphe yok; ama oyun içinde art arda gelen bunlara benzer birçok cümle(belki de bunlara “dize” demek daha doğru), bir yandan hikayeye kapılıp gitmeyi sağlarken diğer yandan da ince ince düşünmeye itiyor insanı. Bir sahnede acımasızlığına kızdığı Kösem Sultan’a başka bir sahnede acırken bulabiliyor kendini insan. Bir yandan kendi oğlunu ölüme gönderebilecek kadar gözünü bürümüş iktidar hırsı, diğer yandan -hemen hemen bütün padişah eşleri ve anaları gibi- daha çocukluk yaşlarında ailesinden koparılıp cariye yapılmış olmasıyla Kösem Sultan ve henüz 7 yaşında tahta çıkıp padişah olduktan sonra sünnet olan, çok sonraları hapsedildiği evde sırf ava çıkmak arzusuyla yanıp tutuşan Avcı Mehmet de birer insan. Sanırım, oyunun benim için bu kadar akılda kalıcı olmasının sebebi, hemen her yerde karşılaşılabilen sıradan vurdulu/kırdılı tarih anlatımının tam zıttı olan bu insancıl ve barışçıl satırlardı. Ve elbette bunları ustaca sahneye yansıtan oyuncuların performansı ve oyunun yönetmeni Erol Keskin‘in ikisini birleştirmekteki başarısı.

adil

Sonradan eklenen not: Oyunun yazarı Tarık Günersel, gösterime girmesinden 1 hafta evvel oyun üzerine bir yazı yazmış, ona da göz atılabilir.

Başlangıç Niyetine

03 Eyl 2010

Epeyce uzun zamandır blog yazmayı düşünmekte olmama rağmen, bir türlü fırsat bulup da bir şeyler karalayamadım. Biraz da canım istemiyordu aslında; bazen bunu bahane ettim, bazen zaman bulamamayı. Artık kendimi epeyce zorlayarak, başlamam gerektiğine karar verdim. Bir sorun var lakin: Nereden başlayacağımı bilemiyorum.

Blog için bu adresi alalı epeyce bir zaman oldu, yani niyet epeydir var. Gerçi o zamanki düşüncem “Benden önce biri almasın da, sonra almak istersem saçmasapan bi adres kullanmak zorunda kalmayayım” şeklindeydi biraz(hoş, şu anki adresin de çok güzel olduğunu iddia etmiyorum ama pek çok yerde kullandığım bi şey olduğundan, benim elimde olmasını istemiştim). Yine de bi şekilde ileride bir gün yazmak isteyebileceğimi ya da yazmam gerekeceğini düşünmüşüm yani, işte o gün bugünmüş demek ki.

Yukarıda bir yerde dediğim gibi, nereden başlayacağımı bilemiyorum, zira bu blogun içeriğinin ne olacağına dair bir tasarı yok kafamda. Ağırlıklı olarak özgür yazılım üzerine bir içerik olacağını tahmin ediyorum. Özgür yazılımlar, GNU/Linux dağıtımları ve bunlarla alakalı şeyler üzerine faideli bulduğum bilgileri elden geldiğince buradan paylaşmaya çalışacağım. Yanısıra, içinde yer aldığım etkinlik çalışmaları üzerine şeyler yazarım belki. Bunların dışında neler olur, hiç mi hiç bilemiyorum şu an. Ama gaza gelip de şiir falan yazmam sanırım.

Epeyce kötü bir başlangıç yazısı oldu galiba. Sırf “epeyce” sözcüğünü ne kadar çok kullandığımdan bile anlaşılabilir ne kadar kötü olduğu. Zorlamayla anca bu kadar oluyor demek ki. Umuyorum ki bundan sonrakiler bunun gibi olmaz, zira artık bir başlangıç yapmış oldum. Gerisi daha kolay gelir, şeklinde safça bi düşüncem var.

Bu kötü yazıyı, fi tarihinde okumuş olduğum bir fıkra[*] ile bitireyim, hiç değilse biraz gülerek kapatırsınız sayfayı:

Bir İngilize sorarlar: “Neden bir kadının elini öpersin?” İngiliz der ki: “Kadınlar zerafetin sembolüdür; o yüzden öperim.”

Bir Almana sorarlar aynı soruyu, Alman der ki: “Kadınların doğurganlıktan gelen bir kutsallığı vardır. Onları kutsamak için öperim.”

Eh, en son bir Türke sorulur tabii, o da der ki: “Bi yerden başlamak lazım.”

Di mi ama…

adil

[*] Zamanında benim okuduğum versiyonu da şurada: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=12864495